Son yıllarda Bodrum’da Michelin kelimesi o kadar sık duyulur oldu ki, insan yakında bazı işletmelerin kapısında “Michelin’e komşuyuz”, “Michelin’i uzaktan gördük”, “Michelin’e selam verdik” tabelaları görmeyi bekliyor.
Bir tarafta yıldızlar…
Diğer tarafta müşterilerin anlattıkları…
Ve giderek büyüyen bir soru:
Bu yıldızlar gerçekten neyi ölçüyor?
Önce hakkını verelim.
Michelin yıldızı dünyanın en prestijli gastronomi ödüllerinden biri olarak kabul ediliyor.
Türkiye’de iki Michelin yıldızına sahip restoran sayısı hâlâ parmakla sayılacak kadar az.
İstanbul’daki TURK Fatih Tutak ve Urla’daki Vino Locale bugün Türk gastronomisinin vitrininde yer alıyor.
Dünyada ise Paris’ten Tokyo’ya kadar bazı restoranlar onlarca yıldır yıldızlarını koruyabilmek için büyük mücadele veriyor.
Bazı şefler yıldız baskısından psikolojik destek alıyor.
Bazıları yıldız kaybetmemek için adeta askerî disiplinle çalışıyor.
Bodrum’da ise durum biraz farklı.
Burada yıldızlar kadar yıldız hikâyeleri de çoğalmış durumda.
Vatandaşın kafası karışık.
Çünkü Michelin yıldızı mı alınmış?
Michelin seçkisine mi girilmiş?
Özel ödül mü alınmış?
Yoksa Michelin’in önünden mi geçilmiş?
Bunu anlamak bazen tapu kayıtlarını incelemekten daha zor hale geliyor.
Bir süre önce Michelin yıldızlı mutfağıyla övünülen Mezra’da “Çılbır Kahvaltısı” deneyimi yaşamıştık.
İnsan Michelin yıldızlı bir mutfaktan çıkan kahvaltıda biraz daha fazlasını bekliyor.
Yalnızca yumurta değil…
Bir hikâye…
Bir karakter…
Bir sürpriz…
Bir imza…
Masadan kalkarken ise akılda kalan soru şu olmuştu:
“Bu gerçekten Michelin yıldızlı bir mutfağın kahvaltısı mı?”
Aradan çok geçmeden bu kez Bodrum’da yıldızlı olduğu söylenen bir kebapçıya gittik.
Ciğer ve mezeleri birlikte söyledik.
Sohbet eşliğinde mezeleri yerken ciğer de geldi.
Fakat ciğerin bazı parçaları lokum gibi değil, adeta sakız kıvamındaydı.
Çiğnedik.
Bir daha çiğnedik.
Biraz daha çiğnedik.
Bir ara masadaki arkadaşlardan biri “Bunu yutarsak sindirim sistemimiz teşekkür eder mi?” diye sordu.
Sinirli parçaları ayıklayıp tabağın kenarına bırakmak zorunda kaldık.
Ardından kebap geldi.
Biz de mezeler bitince sıcak sıcak gelmesinin daha doğru olacağını düşündük.
Geri gönderdik.
Bir süre sonra tekrar geldi.
Ama bu kez mangaldan yeni çıkmış bir kebaptan çok, mutfakta ikinci hayatına başlamış bir kebap görüntüsündeydi.
Ve yine aynı soru masaya düştü:
“Michelin bunu mu beğendi?”
Aslında bu soru sadece Bodrum’da sorulmuyor.
Dünyanın birçok yerinde Michelin sistemi yıllardır tartışılıyor.
Kimi eleştirmenler bazı bölgelerde yıldızların fazla cömert dağıtıldığını söylüyor.
Kimileri şeffaflık eksikliğinden yakınıyor.
Kimileri de Michelin markasının artık gastronomi kadar pazarlama gücüyle de konuşulduğunu savunuyor.
Ama Bodrum’daki tartışmanın özü çok daha basit.
Vatandaş yıldızı değil, tabağı değerlendiriyor.
Michelin müfettişi yılda birkaç kez geliyor olabilir.
Müşteri ise her gün geliyor.
Ve müşteri hesabı da kendi ödüyor.
Belki de Bodrum’un asıl sorunu Michelin değil.
Son yıllarda her şeyde olduğu gibi gösterişin, içeriğin önüne geçmesi.
Denizin önüne şezlong koyduk.
Mandalina bahçelerinin önüne beton koyduk.
Sessiz koyların önüne müzik koyduk.
Şimdi de bazen tabağın önüne tabelayı koyuyoruz.
Oysa Bodrum’un en güzel yemekleri çoğu zaman tabelasız yerlerde çıkar.
Bir amcanın işlettiği küçük lokantada…
Bir köy kahvesinin yanında…
Bir esnaf restoranında…
Kapısında yıldız olmayan ama müşterisinin yüzünü güldüren yerlerde…
Çünkü gastronominin en büyük ödülü Michelin değildir.
Müşterinin ikinci kez gelmesidir.
Sonuç olarak Bodrum’da yıldız sayısı artıyor olabilir.
Ama vatandaş hâlâ aynı şeyi arıyor:
İyi yemek.
İyi servis.
Dürüst fiyat.
Bir de yumuşak ciğer…
Çok şey mi istiyoruz?
Bilmiyorum…
Ama bazen insan Bodrum gecelerinde gökyüzüne bakıp düşünüyor:
Acaba bu yaz Bodrum’da gökteki yıldız mı daha fazla, yoksa restoranların kapısındaki mi?

































