Kurban Bayramı geçti.
Yaz başladı.
Takvimler yüksek sezonu gösteriyor.
Ama Bodrum’un birçok noktasında dikkat çekici bir gerçek var:
Milyarlarca liralık yatırımlarla hayata geçirilen bazı oteller beklenen doluluklara ulaşabilmiş değil.
Oysa yıllardır bize aynı hikâye anlatıldı.
Yeni yatırımlar yapılacak.
Yeni oteller açılacak.
Yeni yataklar eklenecek.
Bodrum dünya turizminin yıldızı olacak.
….
Bugün gelinen noktada artık başka bir soruyu sormanın zamanı geldi:
Gerçekten ihtiyaç duyulan şey yeni oteller miydi?
Yoksa daha kaliteli bir turizm modeli miydi?
Çünkü turizm sadece bina yapmak değildir.
Turizm hizmettir.
Turizm deneyimdir.
Turizm insan yönetmektir.
Turizm bir yaşam kültürüdür.
….
Milyonlarca dolar harcayarak etkileyici binalar yapabilirsiniz. Ancak o binaların içinde dünya standartlarında bir hizmet üretemiyorsanız, yaptığınız şey turizm yatırımı olmaktan çok gayrimenkul yatırımına dönüşür.
Bodrum’un temel sorunu da burada başlıyor.
Yıllardır kapasite büyüdü.
Ama aynı hızda hizmet kalitesi büyümedi.
Fiyatlar yükseldi.
Ama aynı hızda değer üretilemedi.
Bugün birçok turistin zihnindeki soru oldukça basit:
“Neden aynı bütçeyle başka bir ülkede daha iyi hizmet alabiliyorum?”
Üstelik rakiplerimiz artık sadece Türkiye’nin diğer turizm bölgeleri değil.
Rakiplerimiz Yunanistan, rakiplerimiz, İspanya, akiplerimiz İtalya.
….
Bu ülkelerde turizm sezonu daha uzun.
Ekonomi sadece üç aylık yaz dönemine sıkışmıyor.
İşletmeler deneyimli personellerini koruyup, hizmet kültürü sürdürülebiliyor.
Kalite standartları daha istikrarlı hale geliyor.
Bodrum ise hâlâ üç-dört aylık bir sezon ekonomisinin sınırları içinde mücadele ediyor.
Bu kadar kısa bir sürede yatırım maliyetlerini çıkarmaya çalışan işletmeler doğal olarak fiyatları yükseltiyor.
Ancak yüksek fiyat tek başına kalite anlamına gelmiyor.
Bodrum’un turizmde ilginç bir kimlik bunalımı yaşadığı da bir gerçek.
Bir taraftan fiyatlar üzerinden kendisini dünyanın en seçkin destinasyonları ile aynı kategoride konumlandırmaya çalışıyor.
Diğer taraftan kentin günlük yaşamına baktığınızda bambaşka bir tabloyla karşılaşıyorsunuz.
Lüks turizm anlatıyoruz.
Ama sabah hafriyat kamyonlarıyla uyanıyoruz.
Premium destinasyon diyoruz.
Ama trafikte yarım saat ilerleyemiyoruz.
Seçkin turizm hedefliyoruz.
Ama gürültüyle mücadele ediyoruz.
İşin ironik tarafı şu:
Ege’nin karşı kıyısındaki adalar yüksek gelir grubundaki turistlere huzur, düzen ve deneyim satarken; biz bazen dünyanın en pahalı fiyatlarını isteyip dünyanın en sabırlı turistlerini arıyor gibiyiz.
….
Turizmde fiyatı yükseltmek kolaydır.
Zor olan değeri yükseltmektir.
Çünkü yüksek gelir grubundaki ziyaretçi sadece güzel manzara istemez.
Sessizlik ister.
Düzen ister.
Kalite ister.
Öngörülebilirlik ister.
Kendisine özel hissettiren bir destinasyon ister.
Aksi halde turistin yaptığı hesap çok basittir:
“Aynı paraya neden başka yere gitmeyeyim?”
….
Sorun yalnızca otellerde de değil.
Yıllardır herkes Bodrum’da sezonun uzatılması gerektiğini söylüyor.
Peki gerçekten bunun için ne yapılıyor?
Ekim ayında Bodrum’a gelen bir turist ne görüyor?
Kasım ayında nasıl bir kentle karşılaşıyor?
Nisan ayında gelen ziyaretçi kendisini yaşayan bir turizm merkezinde mi hissediyor, yoksa sezonu bekleyen büyük bir şantiyede mi?
Ne yazık ki son yıllarda Bodrum’un en çok konuşulan sorunları arasında hâlâ aynı başlıklar var:
Bitmeyen inşaatlar, kamyon trafiği, hafriyat, toz, gürültü, trafik karmaşası, yetersiz denetimle, kent estetiğini bozan uygulamalar, fahiş fiyat algısı.
….
Bir destinasyonun marka değeri sadece otelleriyle oluşmaz.
Turist havaalanından çıktığı andan itibaren her şeyi değerlendirir.
Yolları değerlendirir.
Temizliği değerlendirir.
Gürültüyü değerlendirir.
Trafiği değerlendirir.
Fiyatları değerlendirir.
Kentin düzenini değerlendirir.
Sonunda bütün bunların toplamına da “Bodrum deneyimi” adını verir.
Belki de artık en önemli soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Bodrum gerçekten turizm kenti gibi mi yönetiliyor?
Yoksa turizmden gelir elde eden ama turizmin gereklerini yerine getirmekte zorlanan bir kent görüntüsü mü veriyor?
….
Bugün yaşanan doluluk sorununu sadece ekonomik krizle açıklamak kolaycılık olur.
Sorun daha derinde.
Sorun yönetim anlayışında.
Sorun planlamada.
Sorun kısa vadeli kazanç ile uzun vadeli marka değeri arasında yapılan tercihlerde.
Bodrum’un koyları hâlâ dünyanın en güzelleri arasında.
Denizi hâlâ eşsiz.
İklimi hâlâ rakiplerinin çoğundan daha avantajlı.
Ancak modern turizmde artık sadece doğa yetmiyor.
Turist manzaraya değil, aldığı toplam değere para ödüyor.
Ve dünyanın en güzel koyları bile yanlış planlanan, denetlenmeyen ve yönetilemeyen bir turizm modelini sonsuza kadar taşıyamıyor.
Belki de artık yeni oteller konuşmayı bırakıp yeni bir soruya odaklanmalıyız:
Bodrum’u büyütmeye mi çalışıyoruz, yoksa yaşatmaya mı?
Çünkü dünyanın en pahalı destinasyonlarından biri olmakla dünyanın en iyi destinasyonlarından biri olmak aynı şey değildir.
Birincisi fiyat listesiyle yapılır.
İkincisi akıl, planlama ve kaliteyle.
Aksi halde korkarım ki Ege’nin karşı kıyısı yüksek harcama yapan turistleri ağırlamaya devam ederken, biz hâlâ kamyon sesleri arasında “Bu oteller neden boş?” sorusuna cevap arıyor oluruz.
































