Çocuk büyürken yalnız boyu uzamaz.
Soruları büyür.
Duyguları büyür.
Kırgınlıkları…
Korkuları…
Hayalleri…
Ve bazen kimseye söyleyemediği küçük sırları da büyür.
Peki çocuk bütün bunları kiminle konuşacak?
İşte belki de meselenin en önemli noktası burada başlıyor.
…
Bir çocuğa;
“Benimle her şeyi konuşabilirsin.”
demek kolaydır.
Asıl zor olan…
Çocuk gerçekten konuşmaya başladığında onu sonuna kadar dinleyebilmektir.
Çünkü bazen çocuk anlatırken anne hemen öğüt vermeye başlar.
Baba çözüm üretir.
Bir başkası;
“Sen de bunu mu kafana taktın?”
der.
Ve çocuk bir süre sonra susmayı öğrenir.
…
Oysa çocuğun her anlattığı şeyin çözülmeye ihtiyacı yoktur.
Bazen yalnızca dinlenmeye ihtiyacı vardır.
“Arkadaşım bugün benimle konuşmadı.”
dediğinde…
Belki hemen;
“Sen de onunla konuşma.”
demek gerekmiyor.
Belki yalnızca;
“Üzüldün mü?”
diye sormak yeterli.
Çünkü çocuk bazen çözüm değil…
Anlaşılmak ister.
…
İşte bu yüzden belki de her evin küçük ama vazgeçilmez bir geleneği olmalı.
Haftada yalnızca yarım saat…
Telefonlar sessizde.
Televizyon kapalı.
Kimsenin acelesi yok.
Ve bütün aile aynı masada.
Ama bu kez sofranın amacı yemek yemek değil…
Birbirini dinlemek.
…
O akşam herkesin eşit söz hakkı olsun.
Çocuk da konuşsun.
Anne de…
Baba da…
Kardeşler de…
Kimse kimsenin sözünü kesmesin.
Kimse hemen kendini savunmasın.
Kimse;
“Ben senin yaşındayken…”
diye başlayan uzun nutuklara girmesin.
Amaç haklı çıkmak değil…
Birbirini anlamak olsun.
…
Çocuk annesine;
“Anne… Bazen beni dinlemediğini hissediyorum.”
diyebilsin.
Anne bunu kişisel bir saldırı gibi görmeden dinleyebilsin.
Çocuk babasına;
“Baba… Ben seninle konuşurken keşke bazen başka şeylerle ilgilenmesen.”
diyebilsin.
Baba hemen mazeret sıralamak yerine çocuğunun gözlerinin içine bakıp;
“Haklı olabilirsin… Daha dikkat edeceğim.”
diyebilsin.
Belki çocuk da ardından;
“Baba… Seninle yürümeyi özledim.”
desin.
Baba hiçbir şey söylemeden ayağa kalksın.
“Hadi.”
desin.
“Biraz yürüyelim.”
…
Çünkü bazen çocukla kurulan en güçlü iletişim…
Uzun konuşmalar değildir.
Birlikte yürümektir.
Birlikte yemek yapmaktır.
Markete beraber gitmektir.
Arabada yan yana oturmaktır.
Bir maçı birlikte seyretmektir.
Bazen de hiçbir şey yapmadan aynı odada bulunmaktır.
Çocuk o anlarda şunu hisseder:
“Benim için zamanı var.”
…
İlk akşam fazla konuşulmayabilir.
Çocuk omuz silkebilir.
“Bir şey yok.”
deyip odasına gidebilir.
Vazgeçmeyin.
Çünkü güven bir akşamda kurulmaz.
Bir çocuğun yıllardır kapalı tuttuğu kapı…
Bir cümleyle açılmayabilir.
Ama o kapının önünde sabırla beklendiğini bilmesi bile önemlidir.
…
Çocuklarımızın bizden beklediği şey bütün cevapları bilmemiz değildir.
Kusursuz anne babalar olmamız da değil.
Onların ihtiyacı…
Yanlış yaptıklarında yine gelebilecekleri…
Korktuklarında sığınabilecekleri…
Başlarına bir şey geldiğinde;
“Annem öğrenirse mahvolurum.”
ya da
“Babam beni öldürür.”
diye düşünmek yerine…
“Bunu anneme anlatmalıyım.”
“Bunu babamla konuşmalıyım.”
diyebilecekleri bir güven duygusudur.
İşte gerçek aile bağı biraz da budur.
…
Çocuklar büyür.
Odalarının kapıları daha sık kapanır.
Arkadaşlarının dünyası genişler.
Anne babalarından uzaklaşıyorlarmış gibi görünürler.
Ama o kapının arkasındaki çocuk hâlâ aynı şeyi bilmek ister:
“Beni gerçekten dinleyecek biri var mı?”
…
Belki de bu yazı dizisinin sonunda söylememiz gereken en önemli şey budur.
Çocuklarımızın önüne daha büyük ekranlar koyabiliriz.
Daha iyi okullara gönderebiliriz.
Daha pahalı oyuncaklar alabiliriz.
En güzel tatillere götürebiliriz.
Ama onların çocukluğuna bir daha dönemeyiz.
Birlikte yürüdükleri babayı…
Sarılabildikleri anneyi…
Kahkahasını paylaştıkları kardeşi…
Ve konuşabildikleri sofraları…
Hayatları boyunca yüreklerinde taşırlar.
Çünkü zaman geçer.
Çocuklar büyür.
Soruları değişir.
Hayatları değişir.
Ama çocukken kurulmuş gerçek bir güven…
İnsanın içinde yıllarca yaşamaya devam eder.
Ve belki de Sessiz Sofraların bütün hikâyesi tek bir cümlede saklıdır:
Çocuğun önündeki ekranı kapatmak yetmez…
Önce aramızdaki sessizliği kaldırmak gerekir.
































