Sürekli aynı sorunun peşindeyiz. Gökova’yı kim koruyacak? Hükümet mi? Bakanlık mı? Büyükşehir mi? Belediyeler mi? Koruma kurulları mı? Yoksa yine birkaç çevreci, birkaç köylü ve mahkeme mi? Çünkü herkes “Gökova bizimdir” diyor ama iş betonun karşısına dikilmeye gelince ortalık birden tenhalaşıyor!
…
Önce hakkı teslim edelim.
Muğla Büyükşehir Belediyesi, Gökova’daki doğal sit statülerinin düşürülmesine karşı dava açtı.
Ve kazandı.
Danıştay, düzenlemenin dayanağı olan bilimsel çalışmaları yetersiz buldu; Gökova gibi bir ekosistemin korunma statüsünün böylesine eksik değerlendirmelerle düşürülemeyeceğine hükmetti.
Demek ki çevreciler yıllardır boşuna bağırmıyormuş.
Demek ki “Gökova elden gidiyor” diyenler felaket tellalı değilmiş.
Mahkeme bile “Durun!” demiş.
Peki siyaset neden mahkemenin gerisinden geliyor?
…
Hükümete soruyorum:
Gökova’yı neden mahkeme korumak zorunda kalıyor?
Çevre Bakanlığı’nın görevi koruma sınırlarını tartışmalı hale getirmek değil, o sınırları betona karşı duvar yapmak değil mi?
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın görevi her güzel koya daha fazla yatak koymak mı?
Tarım ve Orman Bakanlığı ormanı yalnız yangın çıktığında mı hatırlıyor?
Bir tarafta “Yeşil Vatan” diyoruz.
Öte tarafta Akbelen…
Tuzla…
Kissebükü…
Gökova…
…
Yeşil Vatan güzel slogan.
Bir de yeşil bıraksak!
…
Belediyeler de kusura bakmasın.
Her suçu Ankara’ya atıp kenara çekilmek yok.
Büyükşehir dava açtı, doğru yaptı.
Kazandı, daha da doğru yaptı.
Ama belediyecilik yalnız mahkemede dosya takip etmek değildir.
Bodrum Belediyesi…
Milas Belediyesi…
Marmaris Belediyesi…
Ula Belediyesi…
Muğla Büyükşehir…
Bu coğrafya sizin de namusunuz.
…
Kaçak yapıyı daha temel atarken göreceksiniz.
Kıyı işgal edilirken göreceksiniz.
Ağaç kesilirken göreceksiniz.
Kamyon ilk hafriyatı dökerken göreceksiniz.
Bina bittikten sonra:
“Bizim yetkimiz yoktu…”
demek çevre politikası değildir.
Çünkü betonun en sevdiği cümle budur:
“Yetki bizde değil.”
…
Biri Bakanlığı gösterir.
Bakanlık belediyeyi…
Belediye kurulu…
Kurul mevzuatı…
Herkes haklı!
Bir tek doğa ölü.
…
Bir de Ege’nin karşı kıyısına bakalım.
Yunanistan kusursuz mu?
Hayır.
Orada da kaçak yapı var.
Orada da turizm baskısı var.
Orada da çevreciler hükümeti eleştiriyor.
Ama Yunanistan iki büyük deniz parkıyla korunan deniz alanlarını genişletmeye, 2030’a kadar sularının yüzde 30’unu koruma kapsamına almaya çalışıyor; yeni parklarda dip trolünü yasaklıyor. Bu iki parkın toplam büyüklüğü yaklaşık 27 bin 500 kilometrekare.
Deniz biyolojik çeşitliliğini korumak için açıklanan programın büyüklüğü de yaklaşık 780 milyon avro.
Adamlar denizin altındaki balığı korumaya çalışıyor.
Biz Sakar’ın tepesindeki koordinatı tartışıyoruz!
…
İspanya’da daha çarpıcı bir örnek var.
Costa Blanca’da onlarca yıldır sahilde duran eski evlerin bile kumul hareketini ve kıyı sistemini bozduğu gerekçesiyle kaldırılması tartışılıyor. İspanya Çevre Bakanlığı, yapıların doğal kum hareketini engellediğini savunuyor. Ev sahipleri ise karara şiddetle karşı çıkıyor.
Yani orada tartışma:
“Eski yapı doğaya zarar veriyorsa kaldırmalı mıyız?”
Bizde:
“Koruma sınırını değiştirirsek yeni yapı yapılabilir mi?”
Aradaki fark kilometre değil.
Zihniyet.
…
Biz turizmi de yanlış anladık.
Her koya otel…
Her yamaca villa…
Her sahile beach…
Her boşluğa residence…
Sonra tabelaya:
“Sürdürülebilir turizm.”
Neyi sürdürüyoruz?
Betonu mu?
Turist Türkiye’ye beton görmeye gelmiyor.
Londra’da da beton var.
Berlin’de de.
Paris’te de.
Adam Gökova’yı görmeye geliyor.
Kissebükü’nü…
Flamingoyu…
Zeytin ağacını…
Mavi yolculuğu…
Siz bunları yok edip yerine otel koyarsanız, bir gün oteliniz kalır…
Turistiniz gider.
…
Ve gelelim sorumluluğun en büyüğüne.
Cumhurbaşkanı…
Bakanlar…
Valiler…
Kaymakamlar…
Belediye başkanları…
Meclis üyeleri…
Koruma kurulları…
İmar müdürleri…
Hepiniz bu fotoğrafın içindesiniz.
Hiç kimse:
“Ben bilmiyordum.”
demesin.
Uydu görüyor.
Drone görüyor.
Vatandaş görüyor.
Çevreci görüyor.
Gazeteci görüyor.
Bir tek yetkili görmüyorsa…
Orada göz değil, irade sorunu vardır.
…
Gökova’nın sahibi Cumhurbaşkanı değil.
Bakan değil.
Belediye başkanı değil.
Parayı bastıran yatırımcı hiç değil.
Biz de değiliz.
Gökova’nın gerçek sahipleri…
Daha doğmamış çocuklardır.
Biz onların emanetini kullanıyoruz.
Ve emaneti betonlaştırıp:
“Ekonomiye kazandırdık”
diyoruz.
Hayır.
Her doğa parçası ekonomiye kazandırılmak zorunda değildir.
Bazı yerlerin en büyük ekonomik değeri…
Onlara dokunmamaktır.
…
O nedenle dört yazının sonunda hükümete de, belediyelere de, yatırımcıya da aynı cümleyi söylüyorum:
Gökova’dan elinizi çekin.
Kissebükü’nden çekin.
Tuzla’dan çekin.
Akbelen’den çekin.
Türkiye’nin başka yatırım alanı var.
Başka otel yapılacak yer var.
Başka para kazanılacak alan var.
Ama…
Başka Gökova yok.
…
Bir gün Sakar’dan aşağı bakıp çocuklarımıza:
“Eskiden buralar yemyeşildi…”
demek istemiyorsak bugün bağırmak zorundayız.
Çünkü doğanın garip bir huyu var.
Seçimde oy kullanmıyor.
Bağış yapmıyor.
Lobisi yok.
İhale almıyor.
Telefon açıp Ankara’dan adam aratmıyor.
Onun için siyasetin gözünde kolayca sessizleşebiliyor.
…
Ama bir özelliği daha var:
Gidince geri gelmiyor.
…
Ve o gün geldiğinde ne Cumhurbaşkanı kararı…
Ne belediye kararı…
Ne ÇED raporu…
Ne milyarlar…
Gökova’yı geri getirebilir.
Dosyayı tek cümleyle kapatalım:
GÖKOVA’NIN İMARA DEĞİL, İRADEYE İHTİYACI VAR.
Koruma iradesine…
Ve o irade, fakirin kulübesine gösterildiği kadar güçlünün milyon dolarlık projesine de gösterildiği gün…
Türkiye gerçekten doğasını korumaya başlamış olacak.

































