Gökova’da koruma sınırlarını tartışırken biraz daha güneye, Kissebükü’ne bakalım. Bir tarafta korunması gereken doğa ve binlerce yıllık tarih… Öte tarafta Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’la bağlantılı şirketin büyük otel projesi. Sonra vatandaşa dönüp “Doğayı koruyun” diyoruz. Vatandaş da haklı olarak soruyor: Bakan yaparsa ben neden yapmayayım?
…
Kissebükü…
Bodrum’un hâlâ betonun tam teslim alamadığı nadir koylarından.
Orman…
Deniz…
Arkeolojik kalıntılar…
Binlerce yıllık tarih.
Böyle bir yere bakınca normal insanın aklına:
“Nasıl koruruz?”
sorusu gelir.
Bizde bazılarının aklına başka bir soru geliyor:
“Kaç oda sığar?”
…
Üstelik burası sıradan bir koy değil.
Doğal ve arkeolojik koruma statülerinin bulunduğu, yıllardır çevrecilerin yapılaşma baskısına karşı mücadele ettiği son derece hassas bir coğrafya.
Burada Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’la bağlantılı Ersoy Otelcilik’in büyük turizm projesi yıllardır tartışılıyor.
Son kamuoyuna yansıyan projelerde yüzlerce odalı, yüzlerce yataklı beş yıldızlı bir otelden söz ediliyor.
Şimdi insanın kafası karışıyor.
Çünkü makamın adı:
Kültür ve Turizm Bakanlığı.
Yani kültürü koruyacak…
Tarihi koruyacak…
Turizmi yönetecek…
Doğal ve kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılmasında sorumluluk taşıyacak.
Ama aynı Bakan’ın bağlantılı olduğu şirket, böylesine hassas bir bölgede büyük bir turizm yatırımıyla karşımıza çıkıyor.
Hukuki izinleri olabilir.
Planı olabilir.
ÇED kararı olabilir.
Ama mesele yalnızca:
“Yasal mı?”
değildir.
Bir de şu vardır:
“Doğru mu?”
…
Çünkü ülkeyi yönetenler yalnız kanun uygulamaz.
Örnek olurlar.
Bakan böyle bir coğrafyada büyük otel yatırımıyla gündeme gelirse yarın bir başka yatırımcı gelir:
“Ben neden yapamıyorum?”
Sonra başka biri:
“Benimki sadece 50 villa.”
Bir diğeri:
“Ben de butik otel yapacağım.”
En sonunda köylü çıkar:
“Bakan yapıyor… Benim iki katlı evime mi takıldınız?”
Haksız mı?
…
Asıl tehlike budur.
Devlet çevre konusunda ahlaki üstünlüğünü kaybederse, vatandaşın karşısına yönetmelikle çıkması yetmez.
Çünkü çevre bilinci yukarıdan aşağıya da yayılır.
Yukarıdakiler doğaya “arsa” gözüyle bakarsa aşağıdakiler neden “miras” gözüyle baksın?
…
İşin daha ironik tarafı var.
Kültür ve Turizm Bakanlığı aynı Kissebükü’ndeki antik kentin kazılması ve korunması için yüz milyonlarca liralık kaynak ayırıyor.
Bir tarafta tarih için milyonlar…
Öte tarafta büyük turizm yatırımı tartışması…
Bir elimizle koruyoruz.
Öteki elimizde metre var!
İnsan ister istemez soruyor:
Antik kenti gelecek kuşaklara mı hazırlıyoruz, otelin manzarasına mı?
…
Türkiye’nin turizme ihtiyacı var.
Ama turizm demek her bakir koya beş yıldızlı otel dikmek değildir.
Asıl kaliteli turizm bazen hiçbir şey yapmamayı bilmektir.
Yunan adalarının bazılarında insanları çeken şey tam da budur:
Manzaranın önünde beton olmaması.
Koyun arkasında dev tesis bulunmaması.
Doğanın hâlâ doğa gibi görünmesi.
Biz ise doğal güzelliği keşfettiğimiz anda yanına tabela dikiyoruz:
“YATIRIM FIRSATI.”
Sonra adına sürdürülebilir turizm diyoruz.
Doğa gidiyor…
“Sürdürülebilir” kelimesi kalıyor!
…
Sayın Bakan…
Türkiye’nin her yerine otel yapılabilir.
Ama her yerde Kissebükü yok.
Her yerde Gökova yok.
Her yerde iki bin yıllık tarih yok.
Sizin vereceğiniz örnek, yüzlerce yönetmelikten daha güçlüdür.
Çünkü yarın Gökova’daki yatırımcıyı nasıl durduracağız?
Tuzla’daki villa projesine ne diyeceğiz?
Kıyıya beton döken adama hangi yüzle:
“Doğayı koru!”
diyeceğiz?
Adam dönüp tek cümle söyler:
“Önce yukarıya bakın.”
…
Doğayı korumak fakirin kulübesini yıkmak değildir.
Asıl çevrecilik…
Parası olana da,
gücü olana da,
makamı olana da aynı iki kelimeyi söyleyebilmektir:
BURAYA OLMAZ!
Çünkü Gökova’nın da…
Kissebükü’nün de…
Sahibi biz değiliz.
Biz yalnızca bir süreliğine buradayız.
Ve çocuklarımıza bırakacağımız şeyin adı ya miras olacak…
Ya da…
Beton.
































