Siyasette, toplumda ve hatta aile içinde sıkça yapılan bir yanılgı vardır: Baskıyı güç zannetmek.
Oysa baskı çoğu zaman gücün değil, kaygının ürünüdür.
Kendine güvenen insan sürekli bağırmaz. Kendine güvenen yönetici her karara müdahale etmez. Kendine güvenen devlet ise her eleştiriyi tehdit olarak görmez. Çünkü özgüven ile baskı arasında ters orantılı bir ilişki vardır. Güven arttıkça baskı azalır; kaygı arttıkça baskı büyür.
Bu nedenle “baskının büyüklüğü, kaygının büyüklüğünü gösterir” sözü yalnızca psikolojik bir gözlem değil, aynı zamanda siyasal hayatı anlamak için önemli bir anahtardır.
İnsan doğası değişmiyor. Kontrol edemediğimiz şeylerden korkuyoruz. Korktuğumuz şeyleri ise denetim altına almak istiyoruz. Bireylerde olduğu gibi devletlerde de bu refleks kendini gösteriyor. Belirsizlik arttığında, iktidarlar daha fazla kontrol, daha fazla denetim ve daha fazla baskı eğilimine giriyor.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
1961 yılında inşa edilen Berlin Duvarı, Doğu Almanya tarafından sosyalizmin başarısının ve devlet otoritesinin sembolü olarak sunuldu. Ancak bugün geriye dönüp baktığımızda başka bir şey görüyoruz. Vatandaşlarının gitmesini engellemek için duvar örmek zorunda kalan bir sistemin asıl duygusu güç değil, korkuydu. Beton bloklar yalnızca bir sınır değil, aynı zamanda bir kaygının mimarisiydi.
Benzer bir durum Sovyetler Birliği’nin son dönemlerinde de yaşandı. Dünyanın en büyük askerî güçlerinden birine sahip olan sistem, kendi vatandaşlarının düşüncelerinden ve eleştirilerinden korkuyordu. Sansür arttı, baskı arttı, denetim arttı. Fakat bütün bunlar sistemi güçlendirmedi; aksine içerideki kırılganlığı görünür hale getirdi.
Baskının yalnızca otoriter rejimlere özgü olduğunu düşünmek de hatalı olur.
1950’lerin Amerikasında yaşanan McCarthy dönemi bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Komünizm korkusu öyle büyüdü ki sanatçılar, akademisyenler ve kamu görevlileri soruşturmalara maruz kaldı. Dünyanın özgürlükle övünen bir demokrasisi bile kaygının yükseldiği dönemlerde baskıcı reflekslere teslim olabildi.
Fransız Devrimi de benzer bir ders verir. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganları ile başlayan devrim, kısa süre sonra Terör Dönemi’ne dönüştü. Giyotinlerin gölgesinde binlerce insan hayatını kaybetti. Devrimciler iktidarlarını kaybetme korkusuna kapıldıkça baskı araçlarına daha fazla sarıldılar. Böylece özgürlük adına başlayan hareket, korkunun yönettiği bir düzene evrildi.
Kendi tarihimizde de benzer örnekler görmek mümkündür.
12 Eylül 1980 müdahalesi, kamuoyuna devlet otoritesini yeniden tesis etme ve toplumsal düzeni sağlama gerekçesiyle sunuldu. Türkiye gerçekten de ağır bir siyasal şiddet ve kutuplaşma döneminden geçiyordu. Ancak müdahale sonrasında ortaya çıkan tablo, yalnızca düzen arayışını değil, aynı zamanda derin bir güvenlik ve istikrar kaygısını da yansıtıyordu.
Siyasi partilerin kapatılması, sendikaların sınırlandırılması, basın üzerindeki baskılar, gözaltılar ve toplumun geniş kesimlerinin sıkı denetim altına alınması, devletin gücünü göstermek kadar devletin duyduğu endişeyi de ortaya koyuyordu. Çünkü iktidarlar kendilerini ne kadar tehdit altında hissederse, kontrol alanlarını o kadar genişletme eğilimi gösterirler.
Aradan geçen onlarca yılın ardından hâlâ 12 Eylül’ü tartışıyor olmamız tesadüf değildir. Çünkü baskıyla sağlanan sessizlik, toplumsal uzlaşmanın yerini tutmaz. Korkuyla kurulan düzen, güven üzerine kurulan düzen kadar kalıcı olamaz.
Aslında mesele ideolojiler değil, insan doğasıdır. Sağcı, solcu, muhafazakâr, liberal ya da devrimci… Fark etmez. Kaygı büyüdüğünde her iktidar daha fazla kontrol istemeye başlar. Tarih boyunca farklı bayraklar altında, farklı sloganlarla ve farklı gerekçelerle aynı döngü tekrar tekrar yaşanmıştır.
Bugünün dünyasında da manzara çok farklı değil.
Ekonomik belirsizliklerin arttığı, toplumsal kutuplaşmanın derinleştiği, teknolojinin bilgi akışını kontrol etmeyi zorlaştırdığı bir çağda yaşıyoruz. Böyle dönemlerde iktidarlar da kurumlar da daha hassas hale geliyor. Eleştiri çoğu zaman muhalefet olmaktan çıkıp tehdit gibi algılanıyor. Farklı sesler rahatsızlık vermeye başlıyor. Oysa tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor:
Gerçek güç nedir?
İnsanları susturabilmek mi?
Yoksa insanların konuşmasına rağmen ayakta kalabilmek mi?
Gazeteleri kontrol etmek mi?
Yoksa eleştirilerin arasında da güven üretebilmek mi?
Tarih ikinci seçeneğin daha kalıcı olduğunu gösteriyor.
Çünkü baskı kısa vadede sonuç verebilir. İnsanları korkutabilir, susturabilir ve geri çekilmeye zorlayabilir. Ancak uzun vadede güven üretmez. Güvenin olmadığı yerde ne toplumsal barış ne de siyasal istikrar kalıcı olabilir.
Belki de bu yüzden bir ülkedeki baskının düzeyine bakarken yalnızca görünen güce odaklanmamak gerekir. Görünmeyen duyguyu da anlamaya çalışmak gerekir.
Berlin Duvarı’nın gölgesinde de, Sovyet sansüründe de, McCarthy soruşturmalarında da, Fransız Devrimi’nin giyotinlerinde de, 12 Eylül’ün karanlık koridorlarında da karşımıza çıkan ortak gerçek aynıdır:
Baskı çoğu zaman gücün değil, korkunun dilidir.
Çünkü en yüksek duvarların arkasında çoğu zaman en büyük kaygılar saklanır.
Ve çoğu zaman baskının büyüklüğü, kaygının büyüklüğünü gösterir

































