Bodrum’da bu yaz iki feryat yükseliyor. Turizmci “İş yok!”, balıkçı “Balık yok!” diyor. Biri karadan, biri denizden bağırıyor.
Acaba ikisinin hastalığı aynı olabilir mi?
Turizmde yıllarca “Daha fazla turist, daha fazla yatak, daha fazla masa, daha fazla para” dedik; taşıma kapasitesini, kaliteyi, altyapıyı ikinci plana attık. Denizde de “Daha büyük tekne, daha güçlü motor, daha uzun ağ, daha gelişmiş sonar, daha fazla balık” dedik.
Sonuç: Karada müşteri, denizde balık aranıyor.
Bodrum bereketini değil, ölçüsünü kaybetti!
…
Bargilya–Tuzla bunun en acı örneklerinden biri. Balığın üreme ve yavru büyütme alanlarına geldiği dönemlerde yoğun av baskısı yaşandığına ilişkin yerel balıkçıların ciddi iddiaları var.
Devlet açıklasın: Hangi tür hangi ayda geliyor? Kaç tekne giriyor? Ne kadar avlanıyor?
Çünkü balık üremek için körfeze geliyor, biz önüne ağ geriyorsak bunun adı “bereketli sezon” değildir.
Doğumhanenin kapısında kasap dükkânı açmaktır!
Balığa çoğalacak zaman bırakmadan avlamak, ağaca meyve vermeden baltayı vurmaktır. Sonra gelecek yıl “Balık azaldı” diye şaşırıyoruz.
Ne büyük sürpriz!
…
Bir de balığın yoğunlaştığı dönemlerde başka bölgelerden, özellikle Karadeniz’den geldiği söylenen büyük av tekneleri…
Heybetli gövdeler, güçlü motorlar, son model sonarlar, elektronik balık bulucular, dev av kapasitesi… Karşılarında Bodrumlu küçük kıyı balıkçısı.
Mahalle bakkalını hipermarketle yarıştırıyoruz!
Balığın yeri bulunuyor, ağ çevriliyor, av alınıyor; büyük tekne sonra başka av sahasına gidiyor. Geride yerel balıkçı ve boşalan deniz kalıyor.
Çekirge sürüsü gibi gel, denizi tara, ürünü topla, başka av sahasına geç… Buna da rekabet de!
Eğer tablo gerçekten böyleyse Tarım ve Orman Bakanlığı açıklasın: Kaç tekne geliyor? Nereden geliyor? Kaç ton avlıyor? Ne kadarı denetleniyor?
Deniz yolgeçen hanı değildir!
…
Trol ise hikâyenin en karanlık sayfası.
Dip trolünün hedef dışı av ve deniz tabanındaki yaşam üzerindeki etkisi yıllardır bilimsel araştırmaların konusu. Ama denizin üstünde görmüyoruz diye altında olanı yok mu sayacağız?
Trol geçiyor; denizin dibindeki hayatın üzerinden dev bir tarak geçiyor. Balık, yavru, yaşam alanı… Ne çıkarsa bahtına!
Denizin dibine elektrik süpürgesi indir, sonra adına balıkçılık de!
Ormana dev bir tarak geçirip önüne gelen canlıyı toplasak buna ormancılık der miyiz? Zeytinliği kökünden kazıyıp zeytin toplamaya “hasat” diyebilir miyiz?
Ama denizin dibi görünmüyor. İşte kolaylık burada.
Ağaç kesilir görürüz, orman yanar dumanını görürüz, sahil betonlaşır fotoğrafını çekeriz. Denizin dibi can çekişirken üstünde tekneler dolaşır, turistler güneşlenir.
Denizin cenazesi suyun altında kaldırılıyor!
…
Sonra faturayı iklime kesiyoruz: “Deniz ısındı…”
Doğru. Ama güneşi günah keçisi yapmak ne güzel!
Denizi tara, yavruyu avla, kilometrelerce ağ ger; sonra termometreyi suçla!
Bu yönetim değil, bahane üretme sanatı!
…
Karşı kıyıda ise başka şeyler deneniyor.
Yunanistan’ın Amorgos adasında yerel profesyonel balıkçılar kendi geleceklerini korumak için nisan ve mayısta avcılığın durdurulmasını istedi. Üç bölge tamamen avcılığa kapatıldı.
Balıkçı “Bugün tutmayayım ki yarın tutabileyim” dedi.
Yunanistan deniz parklarında dip trolünü yasaklamaya, korunan alanları genişletmeye yöneliyor. Bizde balığın yoğunlaştığı duyulunca tekneler koşuyorsa sormak gerek:
Balığı korumaya mı gidiyoruz, üzerine çökmeye mi?
Aynı Ege, aynı güneş… Balık pasaport taşımıyor.
Demek ki fark biraz da kafamızın içinde!
…
Turizmde yüksek kira, yüksek fiyat, plansız büyüme, altyapı ve kalite sorunlarını yıllarca konuştuk; çözmek yerine sezonu bekledik.
Balıkçılıkta da balık azalıyor, teknoloji büyüyor, küçük balıkçı eziliyor, üreme alanları baskı görüyor… Yine sezonu bekliyoruz.
Turist gelmiyor diye turist bekliyoruz; balık gelmiyor diye balık bekliyoruz!
Acaba sorun turistte de balıkta da değil mi?
Sorun yönetememekte olabilir mi?
…
Bir de Bodrum Ticaret Odası’na soralım.
BODTO, Bodrumlu küçük balıkçının dev av tekneleri karşısındaki durumunu araştırdı mı? Kaç yerel ticari balıkçı kaldığını, balıkçılık ekonomisinin ne kadar küçüldüğünü biliyor mu? Yerel küçük balıkçıyı koruyacak bir model önerdi mi?
Yaptıysa açıklasın, yapmadıysa şimdi yapsın.
Çünkü balıkçının teknesi işyeri, ağı sermayesi, deniz dükkânıdır.
BODTO raflar tamamen boşalınca mı dönüp bakacak?
…
Bir de Bodrum Kent Konseyi…
Denizcilik Çalışma Grubu var. Peki nerede?
Balıkçıları ve kooperatifleri topladı mı? Bargilya–Tuzla’daki av baskısını araştırdı mı? Büyük teknelerin küçük balıkçı üzerindeki etkisini raporladı mı? Sahil Güvenlik ve Tarım Müdürlüğü’nden denetim rakamlarını istedi mi?
Yaptıysa açıklasın.
Yapmadıysa insanın aklına o muzır soru geliyor:
Kent Konseyi balığı korumayı balık-rakı masasında mı tartışıyor?
Şaka ağır gelebilir…
Ama denizin hali daha ağır.
Mesele artık mezenin fiyatı değil, mezenin geleceği!
…
Ve son söz:
Denizin geleceğini düşünmeden talan eden zihniyete yuh olsun! Bilimsel stok hesabı yapmadan bu baskıya göz yuman anlayışa yuh olsun! Denetlemekle görevli olup denetlemeyenlere yuh olsun!
Turizm, küçük esnaf, balıkçı, deniz… Hepsi aynı anda can çekişiyorsa artık tek tek hastaları değil, sistemi sorgulamak gerekir.
Bu kadar hasta aynı yerde yatıyorsa artık hastaları değil, hastaneyi sorgulamak gerekir!
Bodrum’un denizi de ekonomisi de aynı şeyi söylüyor:
Beni tüketme, beni yönet!
Yoksa bir gün tekneler yine çıkacak, sonarlar açılacak, ağlar atılacak…
Ağ geri gelecek.
Balık gelmeyecek.
Sonra yine soracağız:
“Bodrum’a ne oldu?”
Cevap çoktan denizin dibine yazılmış olacak:
Bodrum’u deniz değil, ölçüsüzlük tüketti.































