Bir zamanlar çocukların en büyük oyun alanı sokaktı.
Koşarlardı…
Düşerlerdi…
Dizleri kanardı…
Kavga ederlerdi…
Beş dakika sonra barışırlardı.
Bir ağacın dalı kale direği olurdu.
Bir taş oyuncak…
Bir karton kutu ev…
Canları sıkıldığında ise kendilerine yeni bir dünya kurarlardı.
Çünkü hazır eğlence yoktu.
Oyunu çocuk yaratırdı.
…
Bugün çocukluğun önemli bir bölümü ekrana taşınıyor.
Oyun hazır.
Görüntü hazır.
Müzik hazır.
Hikâye hazır.
Bir video bitiyor…
Diğeri başlıyor.
Çocuğun canının sıkılmasına bile fırsat kalmıyor.
Peki bunun karşılığında ne kaybediyoruz?
…
İsviçreli psikolog Jean Piaget, çocuğun dünyayı yaşayarak ve çevresiyle etkileşime girerek öğrendiğini ortaya koyan en önemli gelişim psikologlarından biriydi.
Bir çocuk bisikletten düşerken yalnızca düşmez.
Dengeyi öğrenir.
Bir oyunda kaybederken yalnızca yenilmez.
Hayal kırıklığıyla baş etmeyi öğrenir.
Arkadaşı oyuncağını vermediğinde yalnızca kızmaz.
Pazarlık etmeyi…
Beklemeyi…
Bazen vazgeçmeyi…
Bazen mücadele etmeyi öğrenir.
Gerçek hayatın çocuğa verdiği derslerin çoğunun kitabı yoktur.
…
Rus psikolog Lev Vygotsky de çocuğun zihinsel gelişiminde sosyal ilişkinin önemini vurguladı.
Çocuk başka çocuklarla oynarken…
Konuşurken…
Tartışırken…
Birlikte çözüm ararken…
Yalnızca sosyalleşmez.
Düşünmeyi de öğrenir.
Çünkü çocukluk yalnız bilgi toplama dönemi değildir.
Hayatı deneme dönemidir.
…
Bir başka önemli mesele de can sıkıntısı.
Bugün bir çocuk;
“Canım sıkılıyor.”
dediğinde yetişkinlerin ilk refleksi çoğu zaman ona bir şey bulmak oluyor.
Telefon…
Tablet…
Televizyon…
Oyun…
Oysa can sıkıntısı her zaman kötü bir şey değildir.
Çocuk boş kaldığında düşünmeye başlar.
Hayal kurar.
Bir şey üretir.
Odada iki sandalye ile ev yapar.
Kâğıda anlamsız çizgiler çizerken birden hikâye yaratır.
Bahçeye çıkar.
Bir arkadaşını arar.
Kendi eğlencesini kendisi bulur.
Belki de yaratıcılık tam burada başlar:
Hazır hiçbir şey olmadığı anda.
…
Dijital oyunlarda ise dünya başka türlü işler.
Ödüller hızlıdır.
Yeni görüntüler sürekli gelir.
Bir bölüm biter…
Diğeri açılır.
Bir video biter…
Parmak bir kez kayar…
Yenisi başlar.
Gerçek hayat böyle değildir.
Bir enstrüman öğrenmek zaman ister.
Bir kitabı bitirmek sabır ister.
Bir sporda iyi olmak tekrar ister.
Arkadaşlık emek ister.
Başarı bazen yıllar ister.
Çocuk yalnız hızlı ödüllere alışırsa…
Gerçek hayat ona fazla yavaş gelebilir.
…
Bu yüzden mesele çocuğu geçmişe döndürmek değil.
Bugünün çocuğu elbette teknoloji kullanacak.
Bilgisayar kullanacak.
İnternetten öğrenecek.
Dijital dünyanın içinde yaşayacak.
Ama aynı çocuk…
Toprağa da dokunmalı.
Koşmalı.
Terlemeli.
Kaybetmeli.
Beklemeli.
Sıkılmalı.
Kendi oyununu kurmalı.
Bir arkadaşıyla tartışmalı.
Sonra nasıl barışacağını kendi bulmalı.
Çünkü hayatın bazı dersleri ekrandan öğrenilmez.
Yaşanır.
…
Belki de geleceğin en büyük sorusu çocukların teknolojiyi ne kadar iyi kullandığı olmayacak.
Asıl soru şu olacak:
Teknoloji kapandığında…
Çocuk ne yapıyor?
Bir oyun kurabiliyor mu?
Bir arkadaşıyla konuşabiliyor mu?
Tek başına kalabiliyor mu?
Bir kitabın başında sabredebiliyor mu?
Kaybettiğinde yeniden deneyebiliyor mu?
Canı sıkıldığında kendi dünyasını yaratabiliyor mu?
Çünkü çocukluğu yalnız ekranın içine sığdırırsak…
Çocuğa bütün dünyayı gösterebiliriz.
Ama onun…
Kendi dünyasını kurmasına fırsat bırakmayabiliriz.































