Bir ağacı kesmek kolaydır…
Bir motor sesi…
Birkaç dakika…
Ve onlarca yıllık bir çınar, bir kızılçam ya da bir zeytin ağacı toprağa devrilir.
Peki ya o ağacın gölgesinde büyüyen çocukluğu…
Dallarına yuva yapan kuşları…
Köklerinden beslenen toprağı…
Yağmuru tutan ormanı…
Bir köyün hatıralarını…
Onları da kesebilir misiniz?
İnsan, doğanın sahibi değildir…
Onun yalnızca emanetçisidir.
Toprağa hükmettiğini sanan insan, aslında toprağa muhtaçtır.
Suyu kirletirse susuz kalır…
Ormanı yok ederse nefessiz kalır…
Toprağı tüketirse geleceğini tüketir.
Unutmayalım… Doğa bir gün intikam almaz… Sadece verdiğini geri çeker…
İşte Akbelen’in hikâyesi tam da budur…
…
Üç yıl geçti…
Ama Akbelen hâlâ bitmedi.
Çünkü Akbelen hiçbir zaman sadece birkaç yüz hektarlık bir orman meselesi olmadı.
Orada kesilen yalnızca ağaçlar değildi…
Bir köyün umudu kesildi…
Yılların emeği kesildi…
Zeytin ağaçlarının gölgesinde büyüyen hayatlar yara aldı…
Ve belki de en önemlisi…
İnsanların devlete duyduğu güven, doğaya duyduğu bağlılık ve geleceğe dair umudu aynı anda sınandı.
Bir ülkenin geleceği, çıkardığı kömürle değil… Koruyabildiği ormanlarla ölçülür…
…
İkizköy’de başlayan nöbet, kısa sürede Türkiye’nin en önemli çevre mücadelelerinden birine dönüştü.
Köylüler…
Kadınlar…
Gençler…
Emekliler…
Yıllarca nöbet tuttu.
“Bu orman giderse su gider, zeytin gider, arıcılık gider, yaşam gider.” dediler.
Karşılarında ise devletin enerji politikası vardı.
“Yerli kömür gerekiyor.”
“Termik santraller çalışmalı.”
“Kamu yararı bunu gerektiriyor.”
İki farklı bakış açısı…
İki farklı gelecek tasavvuru…
Ve ortada cevabı hâlâ tam verilemeyen bir soru…
Gerçek kamu yararı hangisiydi?
…
Akbelen’de yalnızca köylüler yoktu.
Çevreciler vardı…
Akademisyenler vardı…
Barolar vardı…
Sanatçılar vardı…
MUÇEP vardı…
Greenpeace Türkiye vardı…
Türkiye’nin dört bir yanından gelen gönüllüler vardı.
Direnişin simge ismi Nejla Işık vardı.
Uluslararası medya vardı.
Bir köyün sesi, dünyanın dört bir yanına ulaştı.
Orman konuşamaz… Dereler itiraz edemez… Kuşlar dava açamaz… Onların sesi olmak insana düşer…
…
Yerel yönetimler de sessiz kalmadı.
Ahmet Aras bölgeye giderek destek verdi.
Bodrum Kent Konseyi ve diğer kent konseyleri dayanışma açıklamaları yaptı.
Muhalefet partileri, milletvekilleri ve çok sayıda belediye başkanı Akbelen’e giderek köylülerin yanında olduklarını açıkladı.
Ama bütün bunlar, iş makinelerini durdurmaya yetmedi.
Çünkü karar başka yerdeydi.
Yetki başka yerdeydi.
Kader, köylünün elinde değil, Ankara’daki karar masalarındaydı.
…
Elbette hiçbir ülke enerjisiz yaşayamaz.
Elektrik üretmek zorundadır.
Sanayi çalışmalı.
Evler aydınlanmalı.
Ancak güçlü devlet, yalnızca enerji üreten devlet değildir.
Güçlü devlet; vatandaşını dinleyen, bilim insanını dinleyen, hukuka güven veren ve doğayı gelecek kuşakların emaneti olarak gören devlettir.
Bugün Akbelen’in ardından sorulması gereken soru şudur:
Enerji üretelim mi, üretmeyelim mi?
Hayır…
Asıl soru şudur:
Enerjiyi üretirken doğayı koruyacak, toplumun güvenini sağlayacak ve yerel halkın sesini duyacak bir yönetim modeli kurabildik mi?
Demokrasi sadece sandığın kurulduğu gün değildir… Demokrasi, gerektiğinde vatandaşını dinlemektir…
…
Belki de artık Türkiye’nin yeni bir yönetim anlayışını tartışmasının zamanı gelmiştir.
Yaşam alanlarını kökten değiştirecek büyük maden, enerji ve sanayi projelerinde, bilimsel raporlar hazırlanırken ve hukuki süreçler işlerken, bölge halkının görüşünü ortaya koyacak danışma referandumları neden yapılmasın?
Bu, teknik raporların ya da hukuki süreçlerin yerine geçmez.
Ama insanların kaderini değiştiren kararlarda, onların sesinin resmî olarak duyulmasını sağlar.
…
Üç yıl geçti…
Kesilen ağaçlar geri gelmeyecek.
Kaybolan güveni yeniden inşa etmek ise, yeni fidan dikmekten çok daha zor olacak.
Belki yıllar sonra Akbelen’de yeniden ağaçlar büyüyecek…
Ama bugün kaybedilen güveni yeniden yeşertmek, o ağaçları büyütmekten çok daha zor olacak…
Belki maden sahaları büyüyecek…
Belki enerji üretimi sürecek…
Ama unutulmaması gereken bir gerçek var.
Bir toplumun vicdanı, en çok da kendini savunamayanlara nasıl davrandığıyla anlaşılır…
…
Bugün Akbelen’i konuşuyoruz…
Yarın belki başka bir ormanı…
Başka bir zeytinliği…
Başka bir köyü konuşacağız.
Eğer Akbelen’den ders çıkarmazsak, isimler değişecek ama hikâye hep aynı kalacak.
Dilerim üçüncü yıl, sadece bir yıldönümü olmaz…
Türkiye’nin doğayla kavga etmeyen, insanını dinleyen ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir ülke bırakmayı hedefleyen yeni bir anlayışın başlangıcı olur.
Çünkü…
Bu topraklar bize miras kalmadı…
Biz onları çocuklarımızdan ödünç aldık…
İşte bu yüzden…
Akbelen’de kesilen sadece ağaçlar değildi.































