Gökova’da koruma sınırları değişiyor. Kissebükü’nde otel tartışılıyor. Tuzla’da flamingoların yanı başında binlerce villa gündemde. Akbelen’de köylü toprağını, zeytinini, ormanını korumaya çalışıyor. Ortak nokta aynı: Kâğıt üzerinde doğaya âşığız. Rant kapıyı çalınca aşkımız nedense çabuk bitiyor!
…
Gökova’dan Tuzla’ya geçelim.
Flamingoların beslendiği, kuşların yaşam alanı olan eşsiz bir sulak alan…
Tuzla Gölü ve çevresindeki belirlenen alan 2021’de Cumhurbaşkanı Kararı’yla:
“Kesin Korunacak Hassas Alan”
ilan edildi.
Yine o kelime:
Kesin!
Ama aynı coğrafyanın çevresinde yıllardır dev turizm ve konut projeleri tartışılıyor.
Binlerce villa…
Golf sahaları…
Turizm tesisleri…
Yollar…
Altyapı…
Anlaşılan flamingolarımız da çağ atlayacak.
Yakında göl manzaralı villaları seyrederek uçacaklar!
…
Bir bölge hem “Kesin Korunacak Hassas Alan” olup hem nasıl böylesine büyük bir yapılaşma baskısının ortasında kalabilir?
Demek tabelada eksik var:
KESİN KORUNACAK HASSAS ALAN*
Altına küçük puntolarla yazalım:
*Güçlü yatırımcı gelene kadar!
Hiç değilse vatandaş neyin “kesin” olduğunu anlar.
…
Biraz yukarı çıkalım.
Akbelen…
Köylüler yıllardır zeytinini, toprağını, ormanını korumaya çalışıyor.
Kadınlar nöbet tutuyor.
Jandarma geliyor.
Şirket geliyor.
İş makineleri geliyor.
Ağaçlar gidiyor.
Sonra sihirli iki kelime çıkıyor:
“Kamu yararı.”
…
Kimin kamusu?
Kimin yararı?
…
Orman kamu değil mi?
Su kamu değil mi?
Köylü kamu değil mi?
Flamingo kamu değil mi?
Gökova kamu değil mi?
Yoksa bizim “kamu yararı” hesabında ağacın, suyun, kuşun hanesi sıfır mı?
…
Asıl soru başka:
Neden hep burası?
Türkiye’de başka arazi mi kalmadı?
Neden bakir koy?
Neden orman?
Neden sulak alan?
Neden denize bakan yamaç?
Cevabı basit:
Çünkü manzara para ediyor.
…
İşte devlet tam burada lazım.
Yatırımcıya yol açmak için değil…
Doğanın önüne siper olmak için.
…
Ama devlet bunu yapmazsa zincir başlıyor.
Gökova’daki Kissebükü’nü gösteriyor.
Kissebükü’ndeki Tuzla’yı…
Tuzla’daki Akbelen’i…
Sonunda vatandaş da haklı olarak soruyor:
“Onlara oluyorsa bana neden olmuyor?”
İşte çevre hukukunun itibarı burada biter.
Çünkü hukuk yalnız yasayla değil…
Eşitlikle ayakta durur.
…
Köylünün kulübesine kepçe göndermek kolay.
Vatandaşın kaçak balkonunu mühürlemek daha kolay.
Kaçaksa elbette yıkın.
Ama aynı kepçeyi büyük sermayenin kapısında da görmek istiyoruz.
Çünkü kepçe fakirin kapısında çalışıp güçlünün kapısında motoru susturuyorsa…
Bunun adı çevre politikası değildir.
Güç politikasıdır.
…
Gökova…
Kissebükü…
Tuzla…
Akbelen…
Dört ayrı dosya değil.
Aynı zihniyetin dört fotoğrafı.
Ormana arsa…
Koya otel alanı…
Sulak alana proje sahası…
Yamaca residence manzarası diye baktığınız anda doğayı zaten kaybetmişsinizdir.
Beton sadece ölüm belgesini imzalar.
…
Flamingoların tapusu yok.
Ağaçların avukatı yok.
Ormanın banka hesabı yok.
Gökova’nın siyasi gücü yok.
Onun için onları devlet koruyacak.
Özellikle karşılarında güçlüler varsa…
Çünkü güçlüden güçsüzü koruyabiliyorsanız devletsiniz.
Güçlünün önünü açıp güçsüze yasa gösteriyorsanız…
Elinizde devlet değil, mühür kalır.
…
Gökova’yı, Tuzla’yı, Akbelen’i kaybettikten sonra otellerimiz olabilir.
Golf sahalarımız olabilir.
Binlerce villamız olabilir.
Ama turist geldiğinde göstereceğimiz doğa kalmazsa…
Belki ona bir zamanlar burada flamingoların uçtuğunu anlatırız.
Sonra betonların arasından denizi gösterip:
“Eskiden burası cennetti…”
deriz.
İşte Türkiye’nin çevre politikasının mezar taşına yazılabilecek en acı cümle de budur:
“ESKİDEN BURASI CENNETTİ…”






























