Bodrum uzaktan hala bir kartpostal… Deniz mavi, begonviller duvarlardan taşıyor, servet sahipleri yazı kadeh kaldırarak uğurluyor. Ama kartpostalın arkasında başka şeyler yazıyor: Borç, yüksek kira, müşteri bulamayan işletmeler, kapanmaya hazırlanan kapılar… Birileri gülerken birileri kışı nasıl çıkaracağını düşünüyor.
Mausolos’un dünya harikası, Artemisia’nın aşkı, Cevat Şakir’in mavisi, Apollon’un güneşi, Selene’nin dolunayı… Binlerce yıllık Bodrum hala büyülüyor. Ama para betona doymuyor, kent yöneticileri beton iştahını durduramıyor. Sanatın, sergilerin ve müziğin sesi yükselirken ekonomik krizin sesi de kapıları çalıyor. Bodrum artık kendi begonviline benziyor: Çiçeği göz kamaştırıyor, dikeni can yakıyor.
Bu sonbaharı atlatan, yazı görür.
…
Yaz bavulunu topluyor ama sonbahar Bodrum’a gelmek için hala nazlanıyor. Apollon ışığını yumuşatıyor, Selene koyları gümüşe boyuyor; mandalinalar dalları süslüyor, begonviller beyaz duvarlardan taşıyor. Ama her rengin ardında biraz gölge var. Yazı gülerek uğurlayan da var, hesabını önüne koyup kara kara düşünen de… Bodrum’un sonbaharı bu yıl begonvile benziyor: Çiçeği ruhu okşuyor, dikeni can yakıyor.
Apollon artık yazdaki kadar öfkeli değil. Güneş yana çekiliyor, denizin üzerine altından ince bir yol seriyor. Akşam serinliği insanın tenine usulca dokunuyor. Hava limonata gibi; ne sıcak yoruyor ne serinlik üşütüyor. Yaz giderken kapıyı çarpmıyor Bodrum’da; usulca aralık bırakıyor.
Ama aynı akşam bazı işletmelerin kapısı gerçekten kapanıyor. Yazın hesabı masaya geliyor; kira, personel, vergi, kredi, faiz… Beklediği müşteriyi bulamayan esnaf hesap makinesinin tuşlarına basıyor. Yazın kalabalığına bakıp “Bodrum para basıyor” diyenlerin görmediği gerçek eylülde ortaya çıkıyor. Kalabalık başka şey, bereket başka…
…
Gece Selene çıkıyor sahneye. Dolunay denizin üzerine gümüş serpiyor, beyaz evler ışığı geri yansıtıyor. Binlerce yıl önce Halikarnassos kıyılarında yaşayanlar da aynı aya bakıyordu. Apollon, Athena, Poseidon bu coğrafyanın hikayelerinde dolaşıyordu. İnsan değişiyor, kent değişiyor ama Ege’nin dekoru binlerce yıldır aynı oyunu oynuyor.
Oysa dekorun arkasında başka bir oyun var. Bir tarafta teknesi marinada, evi denize karşı, hesabı rahat insanlar yaz kalabalığının çekilmesini bekliyor. Onların gittiği restoran, mağaza, otel de gülümsüyor. Birkaç sokak ötede aynı müşteriyi yakalayamayan işletmeci kışı nasıl çıkaracağını düşünüyor. Bir Bodrum yazı kadeh kaldırarak uğurluyor, diğeri hesap makinesine bakarak.
…
Mandalinalar dallarda görünmeye başlıyor. Henüz turuncuya dönmeden yeşil yaprakların arasından küçük kandiller gibi başlarını uzatıyorlar. Bir yaprağı avucunuzda hafifçe ovalayın; eski bahçeler, taş evler, kuyudan çekilen su, avluda kurulan sofralar geliyor akla. Bodrum bazen bütün geçmişini tek mandalina yaprağına sığdırıyor.
Ama mandalina bahçelerinin yerinde artık kaç bina yükseliyor? Toprak pahalandıkça ağacın değeri değil, metrekaresi konuşuluyor. Para betona doymuyor; villa, rezidans, otel, yeni proje… Kent yöneticileri de bu iştahın önüne yeterince geçemiyor. Betonun midesi yok ama iştahı hiç kesilmiyor.
…
Begonviller beyaz duvarlardan taşıyor. Mor, pembe, kırmızı… Sonbahar kapıya dayanıyor, onlar hala “Benim yazım bitmedi” dercesine açıyor. Ama elinizi uzattığınızda dikenine rastlıyorsunuz. Belki Bodrum’u anlatacak bundan güzel çiçek yok: Uzaktan renk, yakından diken…
Ekonomik kriz de o diken gibi. Fotoğrafta görünmüyor ama dokunduğunuzda acıtıyor. Kirasını çıkaramayan restoran, borcunu çeviremeyen mağaza, beklediği doluluğu bulamayan otel… Kimi devren kiralık tabelasını hazırlıyor, kimi personel azaltıyor. Begonvilin çiçeği vitrine, dikeni hesap defterine düşüyor.
…
Sonbaharla Bodrum’un sesi de değişiyor. Yazın yüksek müziği çekilince sanat konuşmaya başlıyor. Galeriler, sergiler, konserler, söyleşiler, kitap buluşmaları canlanıyor. Ressam tuvalini, müzisyen notasını, yazar kitabını açıyor. Yaz Bodrum’un bedenini hareketlendiriyor; sonbahar ruhunu uyandırıyor.
Ama sanatın birkaç sokak ötesinde başka bir sessizlik başlıyor. Yazın ışıl ışıl vitrinlerinden bazıları kararıyor. Sandalyeler toplanıyor, personel vedalaşıyor, kepenk aşağı iniyor. Kapanan bir işletmenin ardından yalnız patron gitmiyor; aşçı, garson, komi, tedarikçi de payını alıyor. Bir yerde sergi açılıyor, başka bir yerde iş yeri kapanıyor.
…
Sonbaharda Bodrum sokaklarında yürürken yalnız bugünün içinden geçmiyorsunuz.
Bir adım atıyorsunuz, karşınıza Halikarnassos çıkıyor.
Bir zamanlar bu topraklarda Mausolos ve Artemisia’nın hikayesi yaşanıyor. Mausolos’un ölümünün ardından Artemisia, yarım kalan anıtı tamamlatıyor; ortaya öylesine görkemli bir eser çıkıyor ki Halikarnassos Mozolesi Antik Dünyanın Yedi Harikası arasına giriyor.
Yüzyıllar geçiyor.
Taşlar dağılıyor.
Krallıklar yıkılıyor.
Ama iki insanın adı hala aynı hikayede yan yana anılıyor.
Belki aşkın en büyük marifeti de bu: İnsanı zamandan biraz daha uzun yaşatmak.
Bugün Bodrum’da milyonlarca liraya villalar yükseliyor. Deniz gören her karış toprağa bir fiyat biçiliyor. İnsanlar büyüklüklerini betonun metrekaresiyle göstermeye çalışıyor.
Oysa iki bin yıldan fazla zaman önce Halikarnassos başka bir şey söylüyor:
Beton serveti gösterebilir; insanı ölümsüzleştiren hikayesidir.
…
Ve ardından Cevat Şakir geliyor akla.
Halikarnas Balıkçısı…
Bodrum’a sürgün diye geliyor, cezasını çekmesi gereken yere aşık oluyor. Balıkçıyla oturuyor, süngercinin hikayesini dinliyor, dağlarında yürüyor, ağacına, çiçeğine, taşına dokunuyor.
Bodrum’u dünyaya anlatmadan önce Bodrum’u içine çekiyor.
Bugün Kumbahçe’den geçse belki önce denize, sonra begonvile, ardından tepelere bakıyor.
Ve aşık olduğu Bodrum’u betonların arasından arıyor.
Mausolos Bodrum’a bir dünya harikası bırakıyor; Cevat Şakir ise bir ruh…
…
Göçmen kuşlar gökyüzünde bir V çizip sıcak diyarlara süzülüyor. Denizin altında balıkların yolları değişiyor. Koylar sakinleşiyor, dalgalar kıyıya daha ağır geliyor. Doğa mevsim değişince yolunu biliyor.
İnsan için yol o kadar kolay görünmüyor. Esnafın önünde uzun bir kış var. Kimi yazdan kazandığıyla rahatça bekliyor, kimi ilkbahara ulaşmak için borcu borçla çevirmeye hazırlanıyor. Göçmen kuşun gidecek yeri belli; esnafınki değil.
…
Akşam oluyor.
Apollon son ışığını denize bırakıyor, Selene gökyüzüne yükseliyor. Bir galeriden müzik geliyor. Begonvil rüzgarda sallanıyor. Mandalina yaprağı kokuyor.
Bir yerde kadehler tokuşuyor.
Bir yerde kepenk kapanıyor.
Bodrum’un iki yüzü aynı sonbahar akşamında yan yana duruyor.
Biri çiçeği…
Diğeri dikeni…
Belki bu kent iki bin yıldır tam da bunu anlatıyor:
Güzellik geçiyor, servet el değiştiriyor, yapılar yıkılıyor, mevsimler dönüyor.
Ama geriye hikayeler kalıyor.
Begonvilin çiçeği de Bodrum…
Dikeni de.
Ve bu sonbaharın en gerçek cümlesini ne Homeros söylüyor ne Mausolos ne Cevat Şakir.
Onu hayat yazıyor:
Bu sonbaharı atlatan, yazı görür.































