Ne lafı ne hukuku bitmeyen seçim

Son yazımda, geçtiğimiz seçim sürecinde, mahşerin dört atlısı olarak adlandırdığım hak, hukuk, adalet ve demokrasiyi içselleştirmeyenlerin, dramını yazmıştım. Bizim gibi sanayi devrimi kaçırmış ve kendisi bizzat demokrasi mücadelesi vermemiş ve bu değerler kapısının önüne bırakılmış toplumlar için içselleştirmenin zor olduğunu da, belirtmiştim. Bitmeyen seçim sürecinde, bu içselleştirmemenin sonuçlarını birlikte yaşıyoruz. Resmen bitmeyen seçim yapmışlar.

 

Dünya üzerinde kendi değerleri için mücadele vermiş toplumları bu değerlerinden zinhar
vazgeçiremezsiniz. Bu noktada Fransız devrimi, çok anlamlı bir örnektir. Fransa halkı, kendi
demokrasisini kazanmak için toplumun büyük bir kesimini ile birlikte savaşmıştır. Elbette ki,
devrimi hareketlendiren düşünsel durum ve bunun kanaat önderleri olmuştur ancak halk kendi değerleri için kan dökerek savaşmıştır.

Bu nedenle de bugün bir Fransız vatandaşının haklarında aleyhine bir kısıtlama yapmak, oldukça sıkıntılıdır. Kendi kazanımlarından ödün vermek istemezler, çünkü kazanım için türlü fedakârlıklar yapılmıştır. Bizim gibi demokrasi için mücadele etmemiş olan toplumların ise kendilerine hediye edilmiş bir değeri içselleştirmemiş olmaktan dolayı sancı çekmesi ve bunu hazmetmesi kolay değildir. Ne zaman bu değerlerin kaybından ötürü, kendisinin de kaybını yaşayacaktır, işte o zaman bu içselleştirme mümkün olabilir.

Geçen yazımda mahşerin dört atlısını içselleştirmiş birisinden söz edeceğimi yazmıştım. Bu
kişi sayesinde, toplumumuz mahşerin dört atlısı ile tanıştı. Bu kişinin toplumu hak, hukuk
adalet ve demokrasi olguları ile tanıştırmasından önce, hak bireyin kendisine ait bir durum
değil ancak bir kişi veya zümrenin var etmesi veya yok etmesi şeklinde yaşanan bir durumdu.

Hukuk ise yeknesak olmayan, birey veya zümreye göre farklılaştırılabilen bir kavram olarak
tezahür ediyordu, o zamanlar. Demokrasi derseniz, batı dünyasında bir takım ülkelerin içine
düştüğü bir tehlike miydi, ayakların başı idare etmesi filandı algılanışı. Adalet de, ancak
hükmedenin bahşetmesiydi.

Bir takım düşün dünyası gelişmiş insanların açtığı yolda, bir insan yürüdü ve işte mahşerin
dört atlısını Anadolu’nun en ücra kasabasındaki vatandaşın evinin içine gönderdi. Spiritüel
felsefelerde hazır olmak diye bir terim vardır.

Toplumun da, bu kavramlara hazır olmayışı ve görünürde kabullenişi sonucunda, günümüzde dahi bunun sıkıntısını yaşamaya devam ediyoruz. Bizi mahşerin dört atlısı ile tanıştıran bu kişi ise, elbette ki toplum mimarlığında bir deha olan Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Evreni algılayışı öyle bir perspektiftendir ki; kan, ceset ve silah sesleri eşliğinde, bir arkadaşına yazdığı mektupta; kültürel gelişiminin sekteye uğramasından dolayı üzüntü duyduğunu ve ikisinin birlikte gittiği opera ve dinledikleri aryaları özlediğini, bir gün ülkeleri bağımsız ve demokratik bir ülke olduğunda; kendi ülkesinin sanatçılarından, kendi opera salonlarında, bu aryaları dinleyeceği günleri beklediğini yazmıştır.

İnsan ruhunu eriten o ortamdaki hayalleri, kendi inanç ve değerlerini nasıl içselleştirdiğini bizlere anlatır. Manada, içselleştirdiği değer ve inançlarını yaşayan insanların sınırsız gücünü ülkemizin hamuruna katmıştır, Mustafa Kemal Atatürk. Yeter ki biz içselleştirmeye odaklanalım.

leave a reply